Yazılar/Konuşmalar/Savunmalar…

behiceboran.net
|< 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 >|    Liste
Değişme Halinde Köylerimiz (Adımlar, Sayı 4, [338]): Köylerimizin değişme durumunda olduğu ve bu durumun artacağı, bundan korkmak değil tam tersine buna sevinmek gerektiğini belirtilerek, köylerimizin değişme durumunda olmakla birlikte, hepsinin aynı derece ve hızda değişmediğini vurgular. Eldeki iş sistemine göre, erkek dışarıyla ilişki gerektiren işleri görür: Ürünü kasabaya götürmek, ailenin kasabada alışverişini yapmak, resmi işleri kovalamak gibi. Kadının işleri ise eve ve tarlaya münhasırdır. Buna, dinsel görüşün ve örf ve âdetlerin kadına verdiği yer de eklenince, kadının etkinlik ve ilişkiler alanı erkeğinkinden çok daha dar kalır. Bunun sonucunda, erkekler kadınlardan daha fazla kentleşir.
[yazı için tıklayınız]
Ömer Faruk Toprak, İnsanlar (Şiirler), A. Kadir, [342]): Serveti Fünun kuşağının, hatta hâlâ o gün yazmakta olan fakat artık eski kuşak denilebilecek şairlerin yapıtları ile genç şairlerin şiirlerini karşılaştırmanın, ikisi arasındaki uçurum denilecek büyük farkı, bugünün gençlerinin lehine keskin biçimde gösterdiği vurgulanarak gününün genç şairleri savunur. Gerek Ömer Faruk Toprak'ta, gerek A. Kadir'de yer yer güzel parçalar, kendilerine özgü buluşlar bulunmakla birlikte her iki yapıttaki şiirler yer yer başka bir şair veya şairlerin etkisini taşımaktadır. Fakat bu iki kitap iki genç şairimizin ilk yapıtlarıdır.
[yazı için tıklayınız]
Hangi Manada Milli İlim (Adımlar, Sayı 5, [344]): Bazılarına göre, doğa bilimleri, fizik, kimya, bölgeden gölgeye, toplumdan topluma değişmez, fakat "manevi bilimler, (psikoloji, ekonomi, sosyoloji gibi insan bilimleri) toplumdan topluma değişir; bu bilimlerde, olaylar arasında evrensel, nedensel ilişkiler bulunamaz; genelgeler, yasalar olanaklı değildir. Her toplum, her kültür kendi başına incelenebilir, her birinin kendine özgü nitelikleri vardır. Bu sav belirli bir gerçeklik görüşüne dayanır. Doğa âleminde tekrar eden, ortak olan olaylar vardır, toplumsal gerçek ise benzeri olmayan, kendisine özgü bir varlıktır diye bir ikilik yapmak yanlıştır, gerçeğe uygun değildir. Gerçekliğin her aşamasında, ister fiziksel, ister psikolojik ve toplumsal olsun, olayların hem tekrar eden, ortak olan yanları vardır, hem her birinin kendine özgü olan, diğerlerine benzemeyen yanları vardır: Doğa âlemi determinizm âlemidir; insan âlemi ise özgürlük âlemidir, insanın özgür iradesi vardır deniliyor, ancak insan âleminde değerlerin var olması, toplumsal olaylara ve bu değerlerin kendisine pozitif bilim yönteminin uygulanmasına engel değildir; tam tersine, verimli bir biçimde ancak bu yöntemle uygulanabilmektedir. Bazen, psikolojik ve toplumsal olaylar âleminde başarı da ancak aynı araçları kullanmakla gerçekleşecektir. Genel ilişkiler formüllerinin bizim toplumumuzdaki belirtileri, somut içerikleri incelenebilir ve incelenmelidir. Ancak bu anlamda "ulusal bilim"den söz edilebilir. Orta Çağ'da gerçeğin ölçüsü dindi. Zamanımızda gerçek ölçüsü, haklı olarak bilimdedir. Dinin indirildiği tahta bilim oturtulmuştur.
[yazı için tıklayınız]
Sanatın Sosyal Şartları ve Roman (Adımlar, Sayı 6, [348]): En ilkel toplumlar bir yana bırakılırsa, bütün tarihsel toplumlar "tabakalaşmış" toplumlardır, yani nüfus, üst, alt, orta dediğimiz tabakalara ayrılmıştır. Sanatçı, diğer bütün bireyler gibi, yalnız bir topluma üye bir insan değil, fakat bir toplumda bir tabakaya üye bir kimsedir; her birey gibi onun da toplumsal tabakalaşma yapısında bir yeri vardır. Sanatın durumuna baktığımız zaman, yaşam koşullarında yönetenle yönetilen tabakalar arasındaki keskin ayrılışa uygun olarak sanat etkinliklerinin ve biçimlerinin de farklılaştığı görülür. Örneğin "saray sanatı" ve "halk sanatı" ikiliği ile karşılaşırız. Kalabalık ve ideolojisi bakımından eşitlikçi ve özgürlükçü olan, burjuvazinin sanatı bir tabaka sanatı gibi değil, genellikle halkın sanatı, yahut yeni terimle "ulusal sanat" olarak görülüyordu. Kapitalist burjuva toplum kendisini daha önceki feodal toplumla karşılaştırıyor ve bu karşılaştırmada yeni toplum sınıfsız, daha halkçı, daha özgür bir toplum olarak beliriyordu. Burjuva toplum kendisini daha önceki feodal toplumla karşılaştırıyor ve bu karşılaştırmada yeni toplumun sınıfsız, daha halkçı, daha özgür bir toplum olarak görüyordu. Oysa aslında değişen tabakalaşmanın dış biçimi idi; bu yeni toplumda da kendi koşullarından doğan ve ona uygun bir tabakalaşma vardı; feodal toplumda olduğu türden bir tabakalaşmanın bulunmayışı, hiçbir türden tabakalaşmanın bulunmayışı demek değildi. Sanatçının üyesi olduğu tabaka ile olan ilişki biçimi de değişmişti, fakat bu üyelik ortadan kalkmış değildi. Sanatçı okuyucuya yapıtını satarak, para ile seyrettirerek, okutarak, dinleterek geçinebilirdi. Ama bu durumda da üst yerde olan tabakanın yine denetimindeydi. Sanat ve edebiyatta bir ikinci kol vardır ve bu kol gittikçe daha geniş halk kitlelerine doğru açılmaktadır. Bu türden yapıtlara, toplumsal akımlar, kitle hareketleri, düşünceler egemen olmaktadır. Yarına bağlanmasını sağlayacak olan yapıtlar da bunlardır ve daha bilinçli bir biçimde toplumun değişmesinde, gelişmesinde roller oynamalıdırlar.
[yazı için tıklayınız]
İngiliz Romanının Sosyal Cephesi (Adımlar, Sayı 7, [353]): 14. yüzyıla dek geri giden İngiliz romanının Chaucer'in manzum "Troylus ve Cryseyde" öyküsüyle başladığını belirterek Robinson Crusoe'ye, Gülliver'in Seyahatleri'ne değinir. Richardson'u ve Fielding'i anar. Uğuldayan Tepeler, Jane Eyre gibi Jane Austen'in romanlarına değinir. George Eliot ile George Meredith'den sözeder. Vanity Fair (Berbercilerin Panayırı) adlı romanıyla Thacheray'ı söyler. "Sosyal roman" türünün ortaya çıkışını belirtir ve önemini vurgular. Natüralist, realist romanlardan söz eder. Dickens'i, Mrs. Gaskell'i, T. Hardy'i söyler. Hardy'nin kötümserliğini, Dickens'in iyimserliğini öne çıkarır. Romantik tarihsel romandan söz ederken Sir Walter Scott'u anar. O. Wilde'ın "sanat sanat içindir" diyerek toplum ile olan bağlarını koparttığından dan dem vurur. D. H. Lawrence'ın cinsel yaşamı ve sorunları romanında ön planda tuttuğunu anlatır. Joyce'ın Ulysses'ini anlatır. Geriye gidiş ve mistisizme sapmaya Aldous Huxley ve Charles Morgan'ı örnek gösterir. Aldous Huxley'in kapitalist ve onun özel bir biçimi olan faşist toplumu eleştirdiğini, fakat eleştirdiği bu topluma karşılık yeni ve üstün bir toplum koyamadığını vurgular. Bu akımların yanında romanda bir de bugünü yarına bağlayan, bugünü yarına götürecek olan ileri değer, hareket ve akımları anlatan yapıtlar da bulunduğunu söyler. Fransa'da Malraux ve Barbusse, Amerika'da Steinbeck ve J. Dos Passos romanda bu ileri akımın temsilcileridirler. İngiliz romanında bu ileri kolun, bu saydığımız romancılar ayarında dünyaca tanınmış temsilcileri henüz yoktur.
[yazı için tıklayınız]
Hümanizmanın Sosyal Şartları (Adımlar, Sayı 8, [357]): Adım adım ilerleyen bilimin kiliseye başkaldırmasıyla Ortaçağ düşünce sistemiyle ilgisini kesen büyük bir devrim meydana geldi. Bu çerçevede burjuva dünyasının devrimciliğinin ortaya çıktığı diğer bir alan da sanat ve edebiyattı. Rönesans ve hümanizmaydı. Günümüzdeki gerçek hümanizma için, bireylerin kişilik ve yeteneklerini öldüren ekonomik koşullarına karşı bireylerin politik ve ekonomik eşitliğini isteyen, ırk, ulusallık, din farkı gözetmeksizin bütün insanların politik özgürlük ve eşitliğini benimseyen bir zemin üzerinde yürümesi gerektiğini vurgulamak baş koşuldur.
[yazı için tıklayınız]
Ekonomik ve Sosyal Kanunlara Karşı Gelinmez (Adımlar, Sayı 9, [362]): Ağır sanyiyi geliştirmek gerekir. Tarım ülkesi kalmak ve küçük işletmeleri korumaya çalışmak, ekonomik ve toplumsal yasalara karşı gelmek demektir.
[yazı için tıklayınız]
Zirai İstihsalin Geriliğinin Sebepleri, Gelişmesinin Şartları (Adımlar, Sayı 10, [366]): Daha önce de ele aldığı ağır sanayiye geçme gereği ve kırsal bölgelerin kentleşmesi görüşleri ışığında ve toprak reformu ve toprakların kamulaştırılarak topraksız köylüye dağıtımı çerçevesinde ayrıntılı görüşlerini belirtir.
[yazı için tıklayınız]
Sanatta Konu Sorunu (Adımlar, Sayı 11, [372]): Bir estetik üstadının Ülkü'nün 56. sayısında çıkan "Edebiyatta Konu" adlı bir makalesinde "Vuslat" ozanı, Boran'ın, Yahya Kemal'i kötülemek istediğinden, büyüklüğünü yadsıdığından söz etmiştir. Söz konusu eleştirinin Yahya Kemal'in büyüklüğünü yadsımak olmadığını belirtir. Sanatçının konusunu seçmesinin, döneminin ve kendi çevresinin egemen değerlerine göre olduğunu, toplumsal değerlerin ise dönem ve topluma göre değiştiğinden ötürü çeşitli dönemlerin sanatçılarının aynı konuyu çeşitli biçimlerde işleyebileceklerini anlatır. Faustus konusunun Ch. Marlave ile Goethe tarafından ele alınışının farklı olduğunu söyleyerek bir örnek verir. Sanatın konusu, içeriği, dönemine göre değişir, bu da demektir ki konular değişir, değişebilir.
[yazı için tıklayınız]
Köyde Kooperatif (Adımlar, Sayı 11, [376]): Bir köy kooperatifinde geçen öyküdür.
[yazı için tıklayınız]
Kalp Fikir, Gerçek Fikir (Adımlar, Sayı 12, [378]): "Biz de halkçıyız, biz de ilim, ileri teknik taraflısıyız" diyen, ama ilmi ve sanatı "Milli İlim" ve "Milli Sanat" adı altında yozlaştırmaya çalışanları eleştirir. Devrin egemen değerleri pozitif bilim, halkçılık, bilgide ve teknikte ilerilik üzerinedir. Bazı tabakalar vardır ki bunlar, bu değerleri kendi özel amaçları ve çıkarları uğrunda birer kalkan gibi kullanırlar. Bu suretle toplumun düşünce yaşamında gerçek düşünceler yanında sahte düşünceler de belirir. Fikir adamının görevi, fikirlerin kalbini (sahtesini) gerçeğinden ayırt etmek ve bu yolda genel kamuoyunu aydınlatmaktır.
[yazı için tıklayınız]
İş Bölümü ve Kadının Sosyal Mevkii (Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, Cilt III, [381]): Ekonomik etkinliklerin örgütlenmesinde, kadının yaptığı işler onu köyüne ve köyde de evine kapatacak bir durumdadır. Kadının bütün etkinlikleri ailesinin çevresinde, köyünün içinde döner. Bu durum, kadının kamu yaşamına katılamamasıyla, daha geniş toplum çerçevesini ilgilendiren işlerden ve etkinliklerden, topluluğun toplu yaşamından uzak kalması sonucunu doğurur. Kadının kamu yaşamına katılamamasının, ondan uzak kalmasının ise kadının toplumsal yerini erkeğinkinden aşağı olmasıyla ve erkeğe bağımlı olarak anlaşılmasıyla ilişkisinin olduğu vurgulanır. Kadın yasal olarak mülkiyete sahip olabilir ve birçok hallerde sahiptir de, ama kendi mülkünün üzerinde bile hiçbir fiili mülkiyet hakkı yoktur; mülkünün yönetimi de, gelirin harcanması da onun kontrolünde değildir. Kadının bağının ve tarlasının işletilmesi, ürünün satışı ve elde edilen gelir hep erkeğin denetimindedir; bunun için fiilen, kadının malları da erkeğin mülkiyetinde sayılabilir.
[yazı için tıklayınız]
Sosyoloji Işığı Altında: Bir Cemiyet Sistemi Olarak Faşizm (Ant, Sayı 9, [389]): Faşist rejimi en asıl, ayırıcı niteliğiyle bir tümcede anlatmak gerekirse, faşizm özel büyük sermaye guruplarının, özellikle mali sermaye (finans kapital) ve ağır sanayi ve savaş endüstrisi gruplarının açık, şiddete dayanan diktatörlüğüdür. Faşizmi Mussolini ile Hitler yaratmamıştır. Büyük sermaye ve diğer sermaye tabakaları yaratmıştır. Faşist rejimler saldırgan, istilacı, savaşçıdırlar. İç politikalarında üstün insan ve seçkin tabaka, dış politikalarında üstün ırk, üstün ulus ideolojisine dayanırlar. İşgalden kurtarılan ülkelerdeki iç direniş hareketlerinin ve bütün gerçek demokratların kartellerin, tröstlerin kaldırılmasını, büyük sanayinin devletleştirilmesini istemeleri de faşizmin temel direğini söküp atmak amacıyladır.
[yazı için tıklayınız]
Sosyoloji Işığı Altında: Harpten Sonra Faşizm (Ant, Sayı 10, [391]): Modern savaşlar emperyalist savaşlardır. Emperyalizm büyük mali-sınaî sermaye birikiminin doğurduğu bir sonuçtur. Bugün çeşitli ülkelerde büyük sermayenin saltanatını yıkmak için açılan savaşım dünya barışının en birinci güvencesidir. Emperyalizm dünyadan kalkmadıkça dünya barışı gerçekleşemez, emperyalizmin kalkması ise içyapılarda büyük sermaye saltanatının yıkılışına bağlıdır. Büyük sermaye saltanatının yıkılışı faşizmin kökünün kazınışı demektir.
[yazı için tıklayınız]
Demokrasinin Esas Şartları Nelerdir? (Tan, 25 Eylül 1945, [393]): Demokrasi, halkın, halk tarafından, halk için yönetimidir. Demokrasinin mihenk taşı halk egemenliği, halk tarafından yönetim durumudur. "Halk için neyin iyi, neyin kötü olduğunu biz halktan iyi biliriz" sayışla egemenliği ve yönetimi ele alıp tepeden inme yöntemlerle gerçekten halkçı bir politika yürütülebildiği tarihte görülmüş değildir.
[yazı için tıklayınız]
Demokrasinin Tarihi Doğuş Şartları (Tan, 26 Eylül 1945, [398]): Demokrasinin nasıl doğduğunu özetler: Toplumların demokratik gelişmesi derebeylik rejimine karşı bir tepki, onu yıkıp ortadan kaldıran bir hareket olarak belirdiğini söyler. Ayrıcalıklı bölüme asil sınıf ve yüksek kilise üyeleri, ayrıcalıksız bölüme de "avam" (halk) denilen kent ve kasabaların tüccar, esnaf, zanaatkâr işçi halkıyla köylerin tarım üreticileri giriyordu. İmtiyazlı imtiyazsızlardan oluşan bu sisteme karşı "avam/halk"ın isyanı, demokratik gelişmeleri başlattı. Demokrasinin doğuşunu, onu doğuran koşulları ile birlikte ele almak gerekir.
[yazı için tıklayınız]
Demokrasi Ne Gibi Tecrübeler Geçirdi? (Tan, 27 Eylül 1945, [399]): Halk tabakalarının politik bilinçlenmelerinin, kendi aralarında birleşerek örgütlenmeleri ve ülkenin politik yaşamında etkili rol oynamaları oldukça yenidir. Sosyalist partilerin 19. yüzyılın ikinci yarısında gelişmeye başladıklarını belirtir. Söz, düşünce özgürlüğü demek, kamuoyu önünde düşüncesini ileri sürüp sözünü duyurabilmek demektir. Bu da gazete, dergi, kitap yayınlamak, radyo istasyonu kurmak ve yayın yapmakla olanaklı olur. Bunlar ise para, hem de bugün muazzam sermaye isteyen işlerdir. Yoksul köylü ve işçi çocuklarının, yüksek eğitim olanağından yararlanabilmeleri olasılığı yüzde kaçtır? Zamanla çalışan halk kütleleri politik deneyim kazandı ve bilinçlendi. Daha tam ve gerçek bir halk egemenliği, toplumsal eşitlik ve özgürlük istemeye başladı. Halk egemenliğini, eşitliği, özgürlüğü, daha olumlu, daha yapıcı terimlerle tanımlayan bir demokrasi anlayışı belirdi.
[yazı için tıklayınız]
İktisadi Demokrasi (Tan, 29 Eylül 1945, [402]): Büyük şirketler halinde örgütlenmiş olan büyük sermaye ulusun büyük çoğunluğunun geçimine, kişisel yazgısına egemen bir duruma geldi. Bireylerin ve toplulukların yaşam koşul ve olanaklarını belirleyen ekonomik nedenler daha ağır bastığından ekonomik egemenlik politik yönetsel demokrasiyi bozar, onu gittikçe daha keskin bir surette bir sınıf diktatörlüğü haline getirir. Faşist rejimlerin oluşması, eski demokrasi anlayışının ve uygulanmasının yetersizliğini, ekonomik demokrasi olmadan tam politik demokrasi olamayacağını açığa vurdu. Kartel ve tröstleri kaldırmak, büyük sanayiyi devletleştirmek hareketleri bu gerçeğin anlaşılmasının anlatımlarıdır. Ekonomik ve politik alanlar arasındaki bağımlılığı, ekonomik demokrasi olmadan politik demokrasi olamayacağını ta 19. yüzyılın ortasından itibaren sosyalistlerle komünistler görmüşler ve göstermişlerdi; Batı ülkelerinde güçlü sosyalist ve komünist partiler oluştu. Bu partilerin hayal ettikleri sosyalist toplum düzeni ve yeni demokrasi anlayışı 1917 devrimiyle Asya'da gerçekleşti. Fakat bu düşüncelerin Batı toplumlarının kamuoyunda yayılması ve tutunabilmesi için bu toplumların fiilen faşizmin acı deneyimlerini geçirmesi gerekti.
[yazı için tıklayınız]
Demokratik Gelişmelerin Bugünkü Durumu (Tan, 30 Eylül 1945, [406]): Bilimsel sosyalizmin savunduğu ve Sovyetlerin fiilen temsil ettiği sosyalist demokrasi anlayışına göre, demokrasi sisteminde politik ve ekonomik demokrasi birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. Gerçek demokratların ivedi görevi, birleşerek bir yandan faşizmin ve gericiliğin her çeşit görünüşüyle savaşmak ve bu görünüştekileri yok etmek, öbür yandan da her ülkenin kendi tarihsel gelişim aşamasının olanakları oranında en ileri demokrasi rejimini gerçekleştirmektir. Sürekli bir dünya barışı, ancak, içyapıları bakımından özgürlük ve eşitliğe yer veren gerçek demokratik rejimlere sahip uluslararasında kurulabilir, çünkü özgürlüğün, adaletin ve barışın en güvenilir bekçisi ve savunucusu her yerde halktır.
[yazı için tıklayınız]
Zirai reformda Memleketi İflas Etmiş Bir Rejime Götürmek İstiyorlar (Görüşler, Sayı 1, [410]): Üniversitenin özerkliği sorununun can alıcı noktasının, üniversitelere bilimsel etkinliğin temsilcileri olan üniversitelileri ve üniversite üyelerini, üniversitenin dışındaki politik ve ekonomik güçlerin engellemelerinden korumaktır. Yasa ile, "politika yapmak" suçuyla işlerinden kapı dışarı edilmek olasılığı, üniversite üyelerinin başları üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanıp durmamalıdır, ellerinden politik özgürlük alınmamalı ve yasal garanti sağlanmalıdır.
[yazı için tıklayınız]
Üniversitenin Muhtariyeti (Söz, Sayı 2, [413]): Üniversitenin özerkliği sorununun can alıcı noktasının üniversitelerin; bilimsel etkinlik temsilcileri olan üniversiteler ve üniversite üyelerinin, üniversite dışındaki siyasal ve ekonomik güçlerin engellemesinden, baskısından korunması olduğunu vurgular.
[yazı için tıklayınız]
Yirminci Yılını Bitiren Konservatuardan Türk Tiyatrosu Doğabilir mi? (Söz, Sayı 2, [415]): Teknik eleştiriler yapar. Oyunculuk, dekor, kostüm gibi konulara değinip olumsuzlukların altını çizer.
[yazı için tıklayınız]
Seçim Hakkı ve Demokrasi (Söz, Sayı 3, [418]): Vatandaşların, seçim sandığı başına gelmeden önce günün sorunları, ileri sürülen çeşitli hal çareleri, iç ve dış durum üzerine aydınlatılmış ve bir düşünceye varmış olmaları gerekir. Vatandaşları aydınlatma, örgütlendirme ve etkinliğe yönlendirme işini politik partiler görürler ve partiler toplumsal sınıfların politika alanında temsilcileridirler. Partiler ve kişiler, bu işleri görebilmeleri için yayın araçlarına, örgütlenme gibi olanaklara sahip olmalıdırlar. Toplumun bütün kurumları, ekonomi sistemi ve kuruluşları, ailesi, okulu, gençlik kuruluşları, spor ve sanat kurulları hep demokratik esaslara göre işlemek zorundadır. Demokrasi davası, tek tek, birkaç özgürlüğün vatandaşlara verilmesi davası değil, bütün bir toplum sistemi davasıdır.
[yazı için tıklayınız]
Basın Hürriyeti (Söz, Sayı 4, [420]): Basın özgürlüğü deyince ilk akla gelenin, basının açık veya kapalı biçimlerdeki her çeşit sansürden, engelden kurtulmasıdır. Özgür bir basın, halkoyunun dile gelmesidir. Basın özgürlüğünün anlamı ve önemi bu olunca, basının üzerinden sadece hükümet baskı ve engellemesinin kalkması, demokrasinin gerektirdiği özgür basın durumunun meydana gelmesine yetmez. Basın yaşamının gelişip güçlenmesini sınırlayan koşulları da ortadan kaldırmak ve bu gelişmeyi kolaylaştıracak, hızlandıracak koşulları sağlamak gerekir. Kayıt ve engellemelerin kalkması, yasa bakımından özgürlüğün tanınması ilk aşamadır. Asıl sorun, yasaların verdiği özgürlüklerin yalnızca bazı tabakalara özgü kalmaması, halkın, çoğunluğun bu özgürlüklerden yararlanabilmesi için gereken koşulların ve araçların sağlanmasıdır.
[yazı için tıklayınız]
O, Kendisi İçin Hiçbir Şey İstemiyordu (Söz, Sayı 5-6, [422]): Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dil ve Edebiyatı doçenti Saffet Korkut'un ölümü üzerine yazılmıştır. Başlık, sevdiği ve çevirdiği yazar Steinbeck'in komünistlerin fedakârlığını ve adanmışlığını anlatan ünlü sözüdür. Dostu ve akademisyen Korkut'un çalışmalarını över.
[yazı için tıklayınız]
|< 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 >|    Liste